Yıllarca Windows kullandım. Durun durun yanlış anlamayın, Windows aşıklarından değilim. Söylemim şuydu:
“Sunucu tarafında ben profesyonel üreticiyim, son kullanıcı değilim. Ortama her şeyiyle sahip olmam gerekiyor, her şeyiyle idare edebilmem gerekiyor. Sistemin tüm gücü bana vermesini beklerim, her şeyi konfigüre edebilmeyi isterim, çok güçlü bir altyapı arzularım. Bunun gibi daha beş on gün hiç durmadan konuşabileceğimiz bir sürü temel gereksinimin neticesi olarak sunucuda Windows: ASLA!”
Basitçe böyle ifade edebileceğimiz söylemimin bu kısmında bugün de bir değişme yok. Söylemimize devam:
“Fakat masaüstümde ben ne istiyorum? Bir uygulamanın saniyede birkaç bin kez çalışmasını beklemiyorum. Yetkilendirme sistemi de çok umrumda değil, bir ben kullanıyorum zaten. Arada bir virüs bulaşıyormuş, o bile mesele değil. Kısacası, öyle çok bir beklentim yok, adam gibi bir masaüstüm olsun, kod yazayım, sunucularıma bağlanayım, arada müzik dinleyeyim, yeri gelince bir şeyler çizebileyim…”
Yâni demek istediğim şuydu: Masaüstü bilgisayarımda ben son kullanıcıyım, son kullanıcı ne istiyorsa ben ilk önce onu istiyorum. Tabii uygulama geliştirmeyi de doğrudan masaüstümde yürütebileceğim bir sistem çok güzel olurdu; ama o noktada da ben Windows XP üzerinde kendi çözümlerimle (vim scriptleri, autohotkey, putty, vs…) tüm uygulama geliştirmeyi sunucularda yürüterek idare ettim geldim bir zamana kadar.
…ve şöyle derdim devamında:
“Unix/Linux masaüstünde tatmin edici değil, grafikler tutarsız, bir pencere farklı türlü açılıyor, bir diğeri bambaşka… Acemice hazırlanmış arayüz bileşenleri, profesyonel görünümden tamamen uzak bir görüntü… Baş ağrısı birçok özellik. Masaüstümde bir sunucu gibi tek tek her detayla uğraşamam! Henüz hazır değil masaüstü için bu sistemler, ne yazık ki…”
Böyle seneler geçti. Bu yaz ABD’ye taşınma sürecindeki hengamede, araya işletim sisteminde de taşınma işini sıkıştırdım. FreeBSD kullanıyordum sunucularda, gıcık kapmayın ama yine senelerdir. Dizüstüme de kurdum freebsd+gnome. Hatta paketler eski falan diye birçok şeyi de portlardan derleye derleye kurdum; takıntılıyımdır da biraz…
Olmadı, kendi söylemimle ters düştüm. Hani masaüstümde öyle sunucu gibi uğraşmamalı, kullandığım sisteme değil hedef sisteme, işime odaklanabilmeliydim? Yine de işte FreeBSD aşkı büyük bir şeydir, o aşkla inadına devam ettim iki günün biri çıkan eksik gedik sorunlarla uğraşmaya. FreeBSD eksik bir şey değil aman yanlış anlaşılmasın. Sunucu olarak tasarlanmış, sunucu olarak doğmuş, sunucu olarak büyümüş bugünlere gelmiş bir devi tutup masaya oturtunca pek şık durmadı galiba…
Nihayetinde harddisk bozuldu, yâni zaten bozukmuş da artık sistem iflas etti. Artık localde çalışmaya başlamanın zevkini yaşıyordum ki tam, harddisk gidince bir sürü çalışmam da boşa gitti, sistem boot olmuyor, hangi disk aracını denediysem okuyamıyorum diski vs vs…
Ne yapacağız, Windows’a geri mi döneceğiz? Yok, ama olmaz öyle, biz Türküz ya, hep ileri gideriz. Açıkçası o durumda bile Windows bana daha şirin görünmedi. Yaşadığım sorunlara rağmen sunucuyla aynı ortamı masaüstümde bulmam, profesyonel uygulama geliştirme araçlarının ağın öteki ucundan parmak uçlarıma gelmesi beni öyle tatmin etmişti ki o eski yere dönmeyi bu yazıyı yazana kadar aklımdan bile geçirmedim.
Sistemimi sıfırlayıp elimdeki dvd ile yeniden kurdum. Sonra girdim bir sürü farklı işletim sistemi indirdim: OpenSolaris, Fedora, Ubuntu, birkaç tane daha… Yazdım DVDleri ve başladım denemeye. En çok önemsediğim şey bilgisayardaki donanımın doğru şekilde tanınması, sistemin bana sorun çıkarmamasıydı.
Hızlı ve biraz da acımasız bir elemeyle elimde sadece Ubuntu kaldı. FreeBSD’de de gnome kullanıyordum birkaç aydır zaten; ama itiraf edeyim Ubuntu 10.10′un bu default teması benim gibi takıntılı biri için apayrı bir haz kaynağı.
Kısaca birkaç gözlemimi aktarmak ve bu yazıyı böyle ortada pat diye bitirmek istiyorum, daha sonra devam etmek üzere müsaadenizi isteyerek.
Bu makine fabrikadan Windows Vista kurulu olarak gelmişti bize. O zaman işlemci çok daha fazla ısınırdı, çok çok iyi hatırlıyorum. Fan sesi çok rahatsız eder beni… Şimdi o fan sesini çok nadir duyuyorum. Sistem Vista’da olduğundan kat kat daha hızlı ve, nasıl denir cevapçıl olmaz herhalde, responsive, demek istiyorum.
Şu anda dört masaüstü var birinde email istemcim açık devamlı, diğer birinde uygulama geliştiriyorum, birinde pdf kitap var okuduğum, birinde de bazen Gimp açık oluyor, bazen virtualBox üzerinde Windows XP çalışıyor web üzerinde çalışacak uygulamaları IE’de de test edebilmek amacıyla. Bir sürü şey açık da olsa 2GB ramle bu sistem beni fazlasıyla tatmin ediyor, Ubuntu sağolsun.
Şu kadarını söyleyeyim: Windows’taysanız arkanıza hiç bakmadan geçin Ubuntu’ya. Başka bir linux sürümündeyseniz, indirip kurmadan da olsa bir deneyin.
Şimdi bu ilk yazıda konuya kısaca bir giriş yapmak, arkaplan bilgisi sunmak istedim. Bunun devamı da gelecek. SZN-R* geni taşıyan arkadaşlar yorum yazarken bunu göz önüne alarak hareket etsinler de “hiçbir nesnel sebep ortaya koymamışsın” tarzında sonraki yazılarımda alacakları cevapların, mide özsıvılarının asidik dengesini alt üst etmesine yol açacak ataklarda bulunmasınlar.
* SZN-R [Sazan-Type Dopamine Receptor Gene]: Bu gen norm nüfusun %8′inde bulunur. Taşıyıcısının olur olmaz her zeminde ve zamanda sabırsız, amaçsız ve plansız ataklarla öne çıkma çabası içinde görünmesi gibi tipik psiko-sosyal tutumlara yol açtığı düşünülse de bunu destekler bilimsel veriler henüz ortaya koyulmuş değildir. Halk arasında “sazan” diye sıfatlanan gruptakilerin çoğunlukla SZN-R geni taşıyıcısı olduklarına dair ciddi bulgular mevcuttur.
Fotoğraf: http://justice4drea.deviantart.com/
Bu yazı toplam 241 kere görüntülenmiştir.
İlgili Yazılar:
Yazar Hakkında
Yazar: hasanyasin
Hakkında / İlgi Alanları: Yaşlı kurt... Çok çalışır, az yorulur... Sekiz yıl önce çekilmiş bir fotoğraf kullanarak gençlerden hâlâ daha genç olduğu iddiasını pekiştiriyor. Altı yıldır üzerinde çılgınca çalıştığı bir projeyi tamamladı, son iki üç aydır da çılgınca çalışmayı sürdürerek projesini yayına hazırlıyor. Ricamıza hayhay dedi, haftada bir acikfikir.org'da yazıyor. Açık kaynak kodlu projeleri de var, ama kendisi işlerini gizemli bir şekilde yürütmek zorunda olduğundan, açık kaynak projelerine açık demek de pek doğru olamıyor açıkçası. Eli değerse web sitesini de artık on yıldır değişmeyen "geçici vergi" kılıklı hâlinden çıkarmayı arzuluyor. Bunu yaptığı zaman buraya yeni sitesinin de linkini koyar sanıyoruz.






Merhaba,
ilci cekici bir giris olmus. ben windows kullanicisiyim ve windows disinda hicbir isletim sistemi kullanmadim. Ubuntu benim butun gereksinimlerimi karsilayabilir mi merak ediyorum. bir sonrai yazinda bunun cevabina bulabilirim belki…
@Humeyra:
Windows’tan Ubuntu’ya geçiş hangi gereksinimleri karşılayabilir, hangi noktalarda eksiklikler hissederiz konusu çok geniş bir konu ve buna sonraki yazılarıma yayılmış uzun bir süreçte cevap aramayı planlıyorum. Yaşanması muhtemel sorunlar, mevcut kullanım özelliklerine göre çok geniş bir yelpaze oluşturuyor.
Windows’ta kullanılagelen yazılımların aynılarının veya kabul edilebilecek derecedeki alternatiflerinin bulunamaması gibi bir durum hayli olası. Fakat Ubuntu’yla sağlanan binlerce farklı yazılım, çoğu durumda ya ihtiyaçlarımızın hepsini karşılıyor ya da Windows ortamında alıştığımızdan daha iyisini sunuyor. Yine de yeri doldurulamayan eksikler her zaman var.
Sorunlar olsa da toplamda edinilecek deneyimin kalitesinden ve sabırlı kişiler için Windows’a geri dönüşün hiçbir zaman gerekli olmayacağından eminim.
Bu geçişin, Windows’tan çok daha harika bir ortama geçmenin yanında gelen bir diğer güzelliği de şu ki bu geçişi doğru ve başarılı bir şekilde yapabilmek için Windows’u nasıl kullandığımızı analiz etmemiz gerekiyor. Hangi yazılımları ne amaçla kullanıyoruz, nelere aslında gerek yok, nelerden çok memnunuz, nelerden hiç hazzetmiyoruz. Bunu da bir bahar temizliği, bir yenilenme, yepyeni bir hayata başlama, devam edegelen birçok düzensizlikten kurtulmak için bir fırsat olarak ele alabiliriz.
Merhaba,
Öncelikle Ubuntu ile ilgili düşüncelerime tercuman olan güzel yazınız için teşekkür ederim.
Uzun zamandır Linux’a ilgi duyuyordum. Çok sayıda Linux dağıtımı denedim geçmiş yıllarda, fakat karşılaştığım zorlukar karşısında çabuk pes edip, tıpkı yazınızda bahsettiğiniz gibi “Henüz hazır değil masaüstü için bu sistemler, ne yazık ki…” deyip tekrar tekrar geri döndüm Windows’a.
İçimde hiç sönmeyen ve zaman zaman alevlenen bu Linux ateşi bir gün beni radikal bir karar almaya itti ve 2010′un Ekim ayında dizüstü bilgisayarıma, kendimi biraz da öğrenmeye zorlamak için, sadece Ubuntu 10.10 kurdum.
Şu an gerçekten çok memnunum, artık Windows’a ihtiyaç duymuyorum ve bilgisayarımda Windows görmek istemiyorum. Uygulama sıkıntısı çekmiyorum, bilgisayarım çok daha hızlı çalışıyor . Ayrıca grafik ortam da, benim gibi, görsellik konusunda titiz biri için bile oldukça tatmin edici.
Özetle, Linux kullanırken kendimi klişelerden uzak, daha güvende, özgür ve mutlu hissediyorum. Bu ayrıcalığı yaşamak için tereddütleri bir kenara bırakıp, daha fazla zaman kaybedilmemesi gerektiği kanaatindeyim